HASTA HAKLARININ HUKUKİ BOYUTU

 Yard.Doç.Dr.Yahya DERYAL

K.T.Ü.İİBF Ticaret Hukuku

 Olayın hukuki yönü bana düşüyor. Hukuki yönü deyince zaten hukukçuların mahkeme duvarı gibi bir yönü var. Hep yasaktan, kuraldan, normdan, hapisten cezadan bahseder hukukçular. Ama ben öyle yapmamaya çalışacağım. Başka bir talihsizliğim de şu: sizlerin hepiniz aynı veya benzer bir eğitim aldınız, sağlıkçısınız. Ben biraz farklı bir meslek grubundanım. Biraz da anlattığımız şeyleri hukukun çok ağır bilinen üslubundan uzaklaşarak anlatmaya çalışacağım, öğrencilere anlatırken de zorlanıyoruz biz. Ama size daha popüler ve daha anlaşılır bir dille anlatmayı düşünüyorum.

Hasta hakları konusu sağlık personelinin sorumluluğundan ibaret bir konu değil. Ama bana bunu anlatmak düştüğü için, biraz da soğuk bir konu bu belki ama anlattığım zaman göreceksiniz ki sorumluluk öyle pek fazla ağır pek de korkutucu falan değil. Hele mesleğini kendi açısından en iyi şekilde yapmaya çalışan iyi niyetli birisi için hiç de korkutucu değil. Kaldı ki bizim sistemimiz özellikle kamu hizmetinde çalışan kişiler için ağır bir sorumluluk öngörmüyor. Bu bakımdan da öyle pek ürkütücü, korkutucu bir yanı yok. Hukukçular da insandır ve hukuk kurallarını uygularken ülke şartlarını göz önünde bulundururlar. Hangi şartlarda görev yapıyorsunuz bunu bilirler ve ona göre var olan takdir yetkilerini kullanırlar. Tabi bu konularda en önemli problem belki sağlık konusunda sorumlulukları ortaya koymak hakimin tek başına yapabileceği bir iş değildir. Uzman sağlık personelinin görev yaptığı Yüksek Sağlık Şurası ve Adli Tıp Kurumu gibi birimlerin yanı sıra, bazı uzman hekimlerin de bilirkişiliğine başvurulur.  

Şimdi bendeniz bir hukukçuyum ve bu konuyla İstanbul’da doktora yaparken bir seminerde karşılaştım ve o zaman ilgilenmeye başladım. Sağlık hukuku öyle hukukçuların üzerinde çok fazla durduğu ilgilendiği bir alan da değil. Türkiye’de hasta hakları konusu, sayın bakanımız da vurguladı, sosyal bir talebi ifade etmiyor. Ben tüketici hakları konusunda da çalışan birisiyim, bu konuda bir kitap çalışmam da var. Tüketici haklarını da biz öyle toplumsal bir taleple getirmiş ve yasa oluşturmuş değiliz. 1995 yılında Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde Gümrük Birliği uygulamasına geçerken Avrupa Birliği ile birlikte uygulamak zorunda olduğumuz bir konu olarak karşımıza çıktı ve bizim için bir lütuf ve bağış gibi görüldü. Hasta hakları konusu da böyle. Hasta hakları uygulamaları 1998 yılında bir yönetmelikle gündeme geldi ama hasta hakları bütünüyle ihlal ediliyor değildi bu yönetmelikten önce.  Sağlık alanında konunun çok ayrıntılı olarak düzenlenmesi aslında bu konuda standartların getirilmesi ve bu konuda asgari ölçülerin belirlenmesi demektir.

Trabzon’da Hasta Hakları Platformu adı altında Tevfik Hocamla birlikte çalışıyoruz. Oldukça iyi bir ekibimiz var, işte: eczacı, diş hekimi, uzun süre hemşirelik yapmış avukat arkadaşımız var, sağlık idarecimiz var ve sağlık işletmeciliği yapan arkadaşlarımız var. Yani oldukça heterojen bir grup. Bütün bu konuları tartışıyoruz kendi aramızda. Ayrıca internette bir sitemiz var: http://hhp.ktu.edu.tr .

Yalnız ben sizde şunu gördüm, biraz konuya endişeyle yaklaşıyorsunuz. Konunun öyle tedirgin olacak bir yönü yok. Bence konu gayet basit. Her yeni konu gibi burada da bazı bilinmezlerin mevcut olduğu muhakkak. “Kervan yolda dizilir” diye bir sözümüz var ve bu iş biraz uygulayarak olacak. Hataları göreceğiz, yanlış yapacağız, eksik yapacağız, soracağız, öğreneceğiz yani hasta hakları birimi de yanlış yapabilecek. Hukukçular yanlış yapmıyor mu? Hakimler yanlış karar vermiyor mu? Biz insanız ve amacımız hasta haklarında en iyi standartları yakalamak.

Sağlık Bakanlığını bu konudaki yaptığı çalışmalar dolayısı ile kutlamak gerekir bence. Diğer yandan Avrupa Birliği gibi bir hedefimiz varsa önümüzde, sağlıkta Avrupa Birliği standartlarına ulaşma zorunluluğumuz var. Yani, Avrupa Birliği’ne girdiğimizde, Avrupa Birliği’nin siyasi haklar konusunda öngördüğü Kopenhag kriterlerini uygulamak zorunda olduğumuz gibi şu anda yavaş yavaş başlandı aynı zamanda sağlıkla ilgili alanda da Mastricht kriterleri diye bilinen ekonominin bütün alanlarını ilgilendiren, sosyal ilişkiler düzeyini ilgilendiren bu kriterleri de kabul etmek ve uygulamak zorundayız. Bunları öyle kanun olarak kabul etmemize gerek yok Avrupa Konseyinin kararları bizim iç hukuk kurallarımız haline gelecek bunu da böyle bilelim. Bu bakımdan da Avrupa Birliği’ne giden, dünyayla entegre olan Türkiye için sağlıkta da bir sağlık standardını yakalamak zorundayız. Bunu lüks talep yada fantezi bir düşünce olarak da düşünmemek gerekir.

Hukuki sorumluluk deyince biraz bilinmezler var kafamızda. Biraz hak ihlalleri ile suç kavramları birbirine karıştırılıyor. Ama şunu söyleyeyim öncelikle her hak ihlali suç değildir. Öncelikle bunu bilelim. Hasta Hakları Yönetmeliğini ihlal etmek, idamla yargılanmak demek değildir. Suç dediğimiz şey ağır hak ihlalleridir. Bunları da biz kendi içerisinde ikiye ayırıyoruz: Cürümler ve kabahatler diye. Kabahatler Türkçe’mizde kullanılır, çocuk kabahat yaptı deriz ve hafif bir suçtur o. Biraz sonra göreceksiniz ki, hasta hekimin elinde tıbbi hata sebebiyle ex olsa bile, bu büyük bir cezayı gerektirmeyebilir. Hekimi bütünüyle, sağlık sistemini bütünüyle göz ardı eden bir uygulama olmadığını göreceksiniz.

Önce ceza sorumluluğu denilen bir konu var. Bunun için önce kamuda çalışan sağlık personeli açısından memurların yargılanması hakkında kanunu düşünmemiz gerekiyor bir. Her suç da bu kanunu ilgilendirmiyor ve her konuda savcının gireceği bir alan değildir. Kaldı ki hasta hakları uygulamaları her zaman da suç sayılmaz veya her zaman da suç boyutunda olmayabilir. Kaldı ki cezai sorumlulukla ilgili olarak memur dokunulmazlığı denilen bir konu var ve sadece ceza davalarında değil tazminat davalarında da memurun dokunulmazlığı var. Kamuda çalışan sağlık çalışanları için personeli doğrudan dava edemezsiniz, idareyi dava etmek durumundasınız.

Özel çalışan hekimler için durum farklıdır ve farkında olsa da olmasa da hastası ile arasında bir sözleşme ilişkisi vardır ve eğer bir suç varsa cezasını görür ve muayenehane hekiminin suçunu savcı doğrudan kovuşturur. Kamuda çalışan hekimin muayenehanesi varsa ve bir suç işlenmiş ise burada da savcı doğrudan konuyu kovuşturur. Ceza sorumluluğu budur. Ağır bir suç işlenirse, hasta ölürse, yaralanırsa, güvenlik görevlisi hasta ve hasta yakınını döverse, kötü muamele yaparsa, mesela itelerse (müessir fiil), basit yaralama dediğimiz. Bu işin suç yönü.

Bir de tazminat sorumluluğu var: hastaya bir zarar verirsiniz, sekreterin parmağı kırılır, ameliyat edersiniz ve parmak sekreter için çok değerlidir veya bir spiker için sesi, estetiği çok önemlidir ona vereceğiniz az bir zarar büyük tazminatları gerektirebilir. Ama şunu da söyleyeyim ülkemizde insanın değeri yargı tarafından da pek fazla takdir edilemiyor maalesef. Amerika’da ve Avrupa’da malpraktisden dolayı, sağlık hizmetlerindeki kötü uygulamalarından dolayı açılan davalar ön sıralarda yer alır ve avukatların en çok para kazandıkları alandır. Bizde avukatların en çok para kazandığı sektör icra davalarıdır. Hastaya veya yakınına bir zarar verirseniz, onun bir organının kaybına yol açarsanız, bundan dolayı onun uğradığı zararı hakim değerlendirir, iş gücü kaybını takdir eder.

Bir de idari sorumluluk var. İdari sorumluluk biraz sizi doğrudan ilgilendiren kısmı işin. Yani herhangi bir devlet memuru görevini yaparken herhangi bir kusur,

eksiklik yaparsa, mesaiye geç gelirse, öngörülen kıyafeti giymezse, işlemlerinde bir hata yaparsa, disiplin soruşturması geçirir ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanuna göre veya bazı kurumların kendi özel mevzuatı uyarınca ceza uygulanır. Bu normal idari sorumluluk yoludur. Bir de odaları varsa, hekimlerin ve diş hekimlerinin var ama diğer sağlık çalışanlarının odaları yok zannediyorum ama onların da odaları olduğunda bu odalarında ceza kesme yetkisi vardır.

Yani her disipline aykırı davranış suç değildir ve savcıyı da hiç ilgilendirmez. Eğer bu hasta hakları birimleri kurulmuşsa, ben iyi bir hasta olarak bu birime giderim ve hiç de valiye, savcıya falan gitmem. Bu birimler bu konuda uzmanlaşmış birimler olacaktır ve ben çok ümitliyim bu konuda. Ben bu girişimi çok önemsiyorum, çok yararlı buluyorum ve bu konuda da çok başarılı olacağına inanıyorum.

Benim açımdan bir hukukçu olarak söylüyorum, hiçbir engel yok; hiçbir problem yok demiyorum, problem şimdi de var eskiden de vardı. Ama problemin olması demek aman ne yapacağız gibi paniğe kapılmayı gerektirmiyor. Hasta hakları birimleri ve kurulları daha çok idari sorumluluğu ilgilendiren bir yöndür. Bazen hasta hakları birimine gelen iddiayı birim araştırdığında bir şey çıkmayabilir. O da bir sonuçtur,  önemlidir ve anlamlıdır. Önemli olan insanların, hasta ve hasta yakınlarının memnun edilmesidir, dinlenilmesidir, şikayetinin kabul edilmesidir, şikayetinin sonuçlandırılmasıdır, kendisinse dönülmesidir ve onun bu konuda aydınlatılmasıdır. Ben gittim şikayet ettim, benimle ilgilendiler, kapıda karşıladılar, bana cevap verdiler diye düşünmesidir. Sonuçta asıl olan hastanın tatmin olmasıdır.

Sağlık mevzuatına da biraz değinmek isterim. Sağlık mevzuatını taramış birisi olarak yüzlerce kanun, tüzük, yönetmelik, genelge, tebliğ olduğunu gördüm. 1928’li yıllarda, 1930’larda 1940’larda hazırlanmış kanunlar var ve dili ağır, üslubu ağır, paragraflar uzun ve anlamakta zorluk çekeceğiniz metinler bunlar. Ama bunlarda; siz farkında olmasanız da, hasta haklarının neler olduğunu, hekimlik uygulamasını, sağlık çalışanı olarak yapmanız gerekenleri ve nasıl yapacağınızı öğreten, öngören, empoze eden, emreden kurallar var. Yüzlerce sayıda binlerce sayıda norm ihtiva eden, kural getiren, yasak getiren, sınırlarınız belirleyen, davranış kalıplarınızı ortaya koyan normlar var. Bir kısmı çok eski, bir kısmının yenilenmesi lazım. Şu an Sağlık Bakanlığı’nın böyle bir çalışması olduğunu da duyuyoruz, güzel bir şey. Medeni kanun değişti bilmiyorum göreniniz var mı? Okuduğunuz zaman aşağı yukarı sizler de anlayabiliyorsunuz Hukuk dilinin de böyle olması gerekiyor. Bu kanunlara baktığımız zaman şunu görüyoruz: gözlükçüler hakkındaki kanundan, eczacılarla ilgili kanuna, özel hastanelerle ilgili kanuna, hemşirelerle ilgili kanuna, organ ve doku nakline dair kanuna, kan ürünleri kanunu, nüfus planlamasına dair kanun, kozmetik kanunu, muhtaç erbaş ve erlerin ücretsiz tedavilerine dair kanun… çok ayrıntılı bunlar. Sağlık alanında niye bu kadar çok kanun var. Çünkü sağlık çok önemli bir şey. Ve sağlık, kişilere veya hizmeti sunanlara bırakılamayacak kadar önemli bir şey. Devletin sağlıkla ilgili düzenleme yapma yetkisi var. Sağlık Bakanlığı bütün sağlık hizmetlerini ve bu hizmetlerin öngörülen standartlarda yapılmasını düzenleyen ve koordine eden bir birimdir. Kanun ona bu görevi veriyor ve bütün ülkelerde bu böyle. Devletler sağlıkla çok yakından ilgileniyorlar çünkü sağlık sektöründe hizmetlerin çok iyi şekilde verilmesi ve standartların çok iyi bir şekilde belirlenmesi gereği var.

Çok konuşulan bir konu var. Efendim hasta haklarından çok söz ediliyor. Hekim haklarından neden bahsedilmiyor, “hekim hakları” diye bir şey yok mu? Elbette var. Burada iki şey söyleyebiliriz. Hasta hakları demek hekim haklarını reddetmek değildir. Hasta hakları düzenlemeleri hekim haklarını da kendi içerisinde barındırıyor. Birincisi bu. İkincisi de hukukta bazı kavramların öne çıkarılması bir sosyal zorunluluktan kaynaklanır. Satıcıların hakları diye bir şey düşünebilir misiniz? Yok. Ama tüketici hakları vardır.             

 Yani, bir sağlık teşkilatı var ve hasta ise zayıf durumdadır. Hukukta bunun çok örnekleri var. Örneğin iş kanununda devlet işçiyi korur. Hukukta eşitlik ilkesi çok önemlidir ve bazen eşitlik ilkesinden hukuk kendisi vazgeçer. Çünkü ilişkiye giren taraflardan birisini hukuk zayıf görürse onu korumak için onun yanında olur. İş kanunu işçiyi korur, işvereni değil. İş kanununun bütün yorumları işçi lehinedir. Tüketici kanunu tüketiciyi korur. Sağlık mevzuatı da hastayı korur. Çünkü korumaya değerdir, çünkü zayıftır. Bu konu böyle öngörülür. Zayıf, olduğu için öncelikle hasta hakları gündeme geliyor, elbette hekimlerin sosyal ve ekonomik hakları vardır ve önemlidir, bu konuda da gerekli mücadelenin yapılması gerekir ve bu konuda en büyük yükümlülük devlete düşmektedir. Kamuda çalışanlar için özellikle ve diğerleri içinde gerekli düzenlemelerin yapılması görevi devlete düşmektedir. Ayrıca her insanın hakkı vardır ve korunmalıdır. Ancak hasta hakları konusu ise hastaların zayıf durumda olmalarından kaynaklanmaktadır.

            Şimdi şu konudan bahsetmek istiyorum. Duyanınız olmuştur ancak tamamını okuyanınız oldu mu bilmiyorum: Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliği. Oldukça ayrıntılı ve 197 maddesi var. Hastane berberinin görevlerine, röntgen teknisyeninin görevlerine varıncaya kadar açıklıyor. Hastane çarşaflarının ne zaman değiştirileceğine, cenaze işlemlerinin nasıl yapılacağına varıncaya kadar açıklanıyor. Yani oldukça ayrıntılı. Hukuk boşluğu kabul etmez, mutlaka bir şekilde doldurulur. Bunları okuduğunuz zaman hasta hakları nedir demeye çok fazla gerek kalmıyor. Hasta hakları yönetmeliği özel olarak bu konuyu düzenliyor ama sadece yataklı tedavi kurumları yönetmeliğine baktığınız zaman arşiv memurunun ne yapacağı orada belirlenmiştir. İşte arşiv memuru o yönetmeliği uyguladığı zaman hastane hasta haklarını uygulamış oluyor. Yani görevini yapmış oluyor. Eğer bir çatışma veya çakışma var ise düzenlemeler arasında, bunu tespit etmek gerekir. Örneğin arşiv yönetmeliği ile çelişen kısmı arkadaşlar belirtti. Sizler de idareci olarak, sorumlular olarak zaten bu uygulamaları yaparken amacına uygun olarak bu düzenlemeleri yorumlayacaksınız. Ama önemli olan amaca uygun olan yorumu yapabilmektir. Bunun için temel ilkemiz de, hasta lehine yorum yapılmasıdır.

            Ceza sorumluluğundan anlatmaya başlayalım. Hukukta iki tür ceza sorumluluğu var.

Birincisi kasden bir şey yapmak, bilerek, isteyerek. Yani, bir şey yapıyorsunuz ve ne yaptığınızın farkındasınız, sonuçlarını da biliyorsunuz. Buna “kast” denilir ve kasden adam öldürme, kasden yaralama gibi. Bu, sağlık hukuku alanında çok fazla rastlanılan bir şey değildir. Diyelim ki bir sağlık çalışanı kasten tutup hastaya zarar versin bu çok nadirdir.

İkincisi taksire bağlı sorumluluk ki en fazla uygulaması olan budur. Türk Ceza Kanunu, dikkatsizlik, tedbirsizlik, meslek ve sanatta acemilik, kanun emir ve talimatlara aykırılık gibi sebeplerle istenmeyen bir sonucu bu ölüm olabilir, yaralama olabilir, uzuv kaybı olabilir vs. bir sonuca neden olmak. En çok rastlanılan ceza hukuku uygulaması budur.

Taksirle ölüme sebep olmak dikkatsizlik, tedbirsizlik, meslek ve sanatta acemilik gibi sebeplerle bir sağlık çalışanı bir kişinin ölümüne sebep olmuşsa bunun cezası 2 seneden 5 seneye kadar hapis. Ağır para cezası da var. Bu 2 seneden 5 seneye kadar hapis cezası sizi korkutmasın, eğer sağlık çalışanının kusuru sonucu hastaya zarar verdiği ispatlanırsa genelde hakimlerin uyguladığı ceza 2 senedir. Hakimlerimiz çoğunlukla sağlık çalışanlarından yana karar verirler. Çünkü ülkemizin şartları, sağlık çalışanlarının içinde bulundukları şartları, iş temposu, yoğunluğu,  günde 130 hastaya bakan doktorun ister istemez verimsizleşeceği bilinir. Yani hukukta bu keyfi bir uygulama değildir ve bunların bir mantığı ve  dayanağı da vardır. Hakimin Türk Ceza Kanunu m.59 uyarınca  takdir hakkı vardır ve bir de kanunun özel olarak verdiği takdir yetkisi vardır. Yani 2 seneden 5 seneye kanunun verdiği bir

takdir yetkisidir. Genelde de 2 sene uygulanır. Bir de infaz kanununa göre infaz edilirken 4 de 1 oranında azaltılır ve ceza da 8 de 1 oranına kadar indirilebilir. Ceza kusurun derecesine göre 8 de 1 oranına kadar indirilebilir ve bunu hakim takdir edecek elbette.

Taksirle yaralamaya sebep olmanın cezası ise 3 ay ile 20 ay arasında hapis cezası. Devlet memurları açısından çok önemli bir sınır var ki bu 6 aydır. 6 aydan fazla hapis cezası alan kişi, bir daha devlet memuru olamıyor. En ağır tarafı budur. Bunu da hakimlerimiz bildikleri için mümkün mertebe cezayı 6 ayın altına indirmeye çalışıyorlar. 10 yıldan uzun süredir de yargıda bilirkişilik yapıyorum. Hakimlerimizin büyük ölçüde sağlık çalışanlarının lehine takdir yetkilerini kullandıklarının da şahidiyim.

Mesleki taksir diye bir şey var. Bir meslek insanının, görevini yaparken mesleğinin kendisine öğrettiği, önceki öğrenimi ve sonraki hizmet içi seminerlerde aldığı eğitimlerin doğrultusunda ve tıp bilimi doğrultusunda uygulama yapmaması ve bu konuda eksiklik göstermesine “mesleki taksir” diyoruz.  Ne gibi? Yanlış teşhis ve tedavi, tedavide geciktirme, hastayı erken tedaviye almamak. Ama bazen tedavide gecikmek sizin elinizde olmayan nedenlerle olur. Örneğin bir tane MR cihazınız var ve en az 3 ay sonraya gün verebiliyorsunuz, bu sizin elinizde değil ve hasta 3 aya kalmadan ölüyor. Belki de MR çekilse, tanısı konulsa hastayı kurtarma ihtimali olacak.

Biraz da sağlık sistemindeki kusurlar, sistemden ve yapıdan kaynaklanıyor ve teknik imkansızlıklardan, finansman yetersizliğinden kaynaklanıyor olabilir. Gerekli olmayan bir cerrahi müdahaleyi yapmak, tehlikeli veya elverişsiz anestezi kullanmak, gerektiğinde acil tedbirlere başvurmamak gibi. Yalnız bütün bu kusurlara hekimler karar vermektedir. Bir hakimin, hekimin hata yaptığına karar verebilmesi zordur.  İşte arşiv görevlisi kusurlu davrandığında bunu hakim de bilebilir ama poliklinikteki sekreter hanımın yanlış uygulamasını bilebilirsiniz, hekimin hastaya doğrudan müessir bir hareketini belirlemek mümkün olabilir ancak tedaviden kaynaklanan teknik hataları işte malpraktis uygulaması biraz bununla ilgili yine hekimler belirleyebilir. Bu konuda hakimlerimiz, mahkemeler adli tıp kurumuna ve yüksek sağlık şurasına dosyaları gönderir ve buralarda sağlık çalışanlarından oluşan kurullarda hekim hataları olup olmadığına karar verilir.

Tedbirsizlik nedir? Yargıtay kararlarına göre, bir ilacın oluşturabileceği komplikasyonların göz ardı edilmesi, düşünülmemesi, önemsenmesi ve bundan dolayı bir zararın olması tedbirsizlik sayılıyor. Tedavide gerekli tetkiklerin yapılmamış olması, önerilen ilacın yan etkilerinin göz ardı edilmesi, ameliyat öncesi ameliyathanenin denetlenmemesi  gibi örnekler mevcut. Burada şuna dikkat etmek gerekir. Operasyon sırasında hijyenik olmayan bir kıyafetten dolayı kişiyi uyarmak birincil olarak hekimin görevi, bazen intörn doktorlara operasyonlar yaptırılıyor, bazı yerlerde yardımcı elemanlar kullanılıyor buralarda da asıl olarak hekimin sorumluluğu söz konusu. Diğerleri de sorumludur fakat birinci derece sorumluluk operasyonu yöneten hekime ait. Hastaya yeterli bilgi verilmemiş olmamış ve hastanın vücudunda bazı cihazların unutulması bu da rastlanılan uygulamalardan birisi.

Dikkatsizlik, gerekli müdahale sırasında hijyenik şartlara uymamak, operasyon sırasında bir siniri veya arteri kesmek, hareketsiz kalması gereken hastayı hareket ettirmek bunlarda Yargıtay kararları arasında rastlanılan örnekler.

Meslek ve sanatta acemilik. Bu da çok rastlanılan bir konudur. Eğer bir hekim veya hemşire tıpta ortaya çıkan yenilikleri izlemiyorsa, biz buna meslek ve sanatta acemilik diyoruz. Biz fakültede iken böyle görmüştük diyemezsiniz. Siz mezun olduktan sonra da tıpta meydana gelen yenilikleri takip etmek ve uygulamak durumundasınız. Eski usullerle iğne yapamazsınız ve operasyon yapamazsınız. Ben böyle öğrenmiştim diyemezsiniz ve biz buna meslek ve sanatta acemilik diyoruz.

Belki de en fazla dikkatimizi çekecek nokta emir ve talimatlara, düzenleyici normlara ve meslek kurallarına uymamak. Hasta hakları yönetmeliği ve hasta hakları yönergesi bunların başında geliyor. Bu da ceza hukuku bakımından taksire dayalı bir sorumluluktur. Bir sağlık çalışanının meslek kurallarına, talimatlara, yönetmeliklere, yönergelere, genel düzenleyici işlemlere uygun olmayarak davranması da bir taksir türüdür.

Şimdi sağlık meslek kuralları var. Bunlardan bazı örnekler verdim. Şimdi kanunun, emir, talimat, nizamat dediği şeyler aslında bunlar, bunlardan örnekler daha doğrusu. Basit bir örnek: tabip vazifesi ve ihtisası ne olursa olsun, gerekli bakımın sağlanmadığı acil vakalarda mücbir sebep olmadıkça ilk yardımda bulunması gerekir. Şimdi bu çok genel ve doğru bir kural. Hekimlere de şöyle bir görev yüklüyor: acil bir vakayla karşılaştığınızda ne olursanız olun; bu, Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nda da var, polis evine giderken bir kişi suç işlese ona müdahale etmek zorundadır, yolda bir kişi kalp krizi geçiriyor olsa müdahale etmek durumundasınız.

Yanlış anlaşılmasın. Tıbbi Deontoloji Tüzüğü bir ahlak kuralları metni değildir, bir hukuk metnidir. Yani hasta haklarına uygun davranmak tıp etiği bakımından gereklidir ama aynı zamanda da hukuki olanıdır. Hukukla ahlak bazen örtüşür. Hukuk çoğu kere ahlak kurallarını benimser fakat bazen de benimsemez. Örneğin devlet milli piyangoyu ve genelevleri düzenler, birimlerini oluşturur ve bir yandan da gençleri kötü alışkanlıklardan korumaya çalışır. Yani istisnai olarak devlet bazen ahlakı göz ardı eder başka amaçlarla. (Sosyal düzeni sağlamak ve başka düşüncelerle).

Tabip ve diş tabipleri meslek ve sanatın icrası vesilesiyle muttali olduğu sırları açıklama mecburiyeti olmadıkça ifşa edemez. Bu başlı başına bir suçtur zaten. Türk Ceza Kanununda meslek sırlarının ifşası denilen bir suç var. Özellikle ünlülerle ilgili olarak bunu çok duyuyoruz. Hatırlarsanız bir başbakanımız rahatsızlığı sebebiyle hastaneye gitmişti ve tırnaklarını kesmediği ve temizliğine dikkat etmediği konusunda bir sürü şayiayla beraber basında bunları okuduk. Özellikle bu konu ünlülerle birlikte gündeme geliyor. Ünsüzlerde pek fazla duymuyoruz. Bir de bazen araştırmacılar hastalara ait bilgileri tıbbi kongrelerde örnek olay olarak sunuyorlar ve öyle açıklamalarda bulunuyorlar ki siz o hastanın kim olduğunu anlıyorsunuz veya izleyenler anlıyorlar. Bu da bir bakıma meslek sırrının açıklanmasıdır.

Ambulans Yönetmeliği. Çok da ilginç bir örnek olarak veriyorum. Hekimler ambulans servisinde hasta ve yaralılara uygulanan tıbbi işlemlerden, hasta ve yaralı kayıtlarının düzenli tutulmasından yapılan işlemlerin ve tıbbi müdahalenin hasta ve yaralının dosyasına işlenmesinden ve kullanılan aletlerin sterilizasyonu ve dezenfeksiyonundan sorumludur. İşte bakın bunların tamamından hekim sorumludur. Belki burada hastanenin kusuru var veya yardımcı personelin kusuru var fakat birinci derecede hekim sorumludur.

Acil sağlık hizmetleri yönetmeliği. Bakın bu çok dikkat edilmeyen bir kuraldır. Acil sağlık hizmetleri yönetmeliği der ki: özel ve kamuya ait bütün sağlık kurumlarının bütün acil birimleri bütün acil başvurularını kabul ederler. Bir hastanızı acil ise özel veya kamu hastanesine götürebilirsiniz. Bu kurum elindeki imkanlarla yapılması gerekenleri yapıp, hastayı birazcık normal hale getirip veya elindeki imkanları çerçevesinde yapması gerekenleri yaptıktan sonra ileriki bir müdahale için göndereceği hastaneyle bağlantı kurup koordinasyon sağlanarak hasta sevk edilir. Parası olmasa da bu böyledir. Adli vakalar da buna dahildir. Uyulmaması suçtur. Acil hizmetlerinin ücretsiz olarak verilmesi ve hastanın ilgili hastaneye gönderilmesi gerekmektedir. Bu acil olmanın olmazsa olmaz sonucudur. Bu konu acil servis hizmetleri yönetmeliğinde mevcuttur. Bu uygulama hastanın tedavisinin acil olan durumu sona erinceye kadar ücret nedeniyle kesmemeyi önerir.

            Memur yargılaması ile ilgili anayasamız ve devlet memurları kanunu şöyle bir temel kural getirir. Herhangi bir kamu görevlisi görevini yerine getirirken bir suç

işlerse bu suçtan dolayı memurların yargılanması idari merci iznine bağlıdır. Bu çok eleştirilen bir uygulama buna biz “memur dokunulmazlığı” da diyoruz. Yani memur görevini yaparken bir suç işlerse memuru doğrudan savcı yargılayamaz.

            Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanun. Şu anda yürürlükte olan kanun bu, 2000 yılından itibaren yürürlüğe girdi. Bu kanun 1913 tarihli bir kanunu değiştirdi. Memurun Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkatı yürürlükten kaldırdı ve mantığı aynı olmak üzere revize edildi. Bu kanun ne getirdi? Normalde serbest çalışan bir hekimin suç işlediği tespit edilirse savcı bunu doğrudan kovuşturur. Ama bu kimse memur ise savcının yapabileceği şey acil olarak elde edilmesi gereken, elde edilmediği takdirde kaybolabilecek delilleri toplayıp dağıtmaktan ibarettir. Daha sonra kişinin bağlı bulunduğu birime başvurarak soruşturulması için izin verilmesini talep eder.

            Memur dokunulmazlığı neden var, görevini yaparken suç işleyen memuru savcı doğrudan kovuşturamıyor ve bunun için ilgili birimden izin istiyor? Bunun çok değişik nedenleri var. Devlet memuru suç işlediği zaman bu konu devlet ve hükümetin itibarını ilgilendirir ve onun içinde hükümetin buna izin vermesi anlayışı vardır şeklinde eleştirilebilir. Ayrıca memurun görevi sırasında bir suç işlediği konusu ancak idarenin bilebileceği bir konudur ve önce kararı idarenin vermesi ve sonra savcının konuyu ele alması gerekmektedir denilmektedir. Başka bir anlayış ise bu en haklı olanı: bazen sağlık hizmeti alan kişiler sağlık hizmetlerinden elde ettikleri faydayı veya memnuniyeti bulamadıklarında ilk önce sağlık çalışanlarına bir zarar vermeye çalışıyorlar ve korkutmaya veya yıldırmaya çalışıyor ve pek çok asılsız dava ile memurlar taciz edilebilir ve sırf görevini yapan memurlar dayanaksız olarak dava edilebiliyor ve bunlar bu şekilde önleniyor. 4483 sayılı bu kanunun getirdiği mantığın özü.

Memurların görevlerini yaparken işledikleri suçtan yargılanabilmeleri için önce bağlı olduğu kurum amirinin izin vermesi gerekir. Bu ilçelerde kaymakam ve illerde validir yani sağlık il müdürü değildir ama genelde bu konuda sağlık müdürünü veya yardımcısını görevlendiriyorlar muhakkik olarak. Ama bu kanunun düzenlemesi dışında kalan sağlık personeli vardır. Öğretim üyeleri bu kanunun dışında ve onlara ait özel düzenlemeler vardır. Askerler, sözleşmeli personel, geçici personel, işçi statüsünde kamuda çalışan sağlık personeli bu kanuna tabi değillerdir ve bunlar izin alınmadan doğrudan takip edilebilirler. Ancak askerler ve öğretim üyelerinin durumlarını düzenleyen özel kanunlar vardır. Ayrıca sağlık çalışanının işlediği suç yolsuzlukla mücadele kanununu ilgilendiren bir suç ise izne tabi değildir. Atatürk aleyhine işlenmiş suç ise izne tabi değildir. Seçim yasaklarını ihlal etmişse bu da izne tabi değildir. Özel öğretim kanunu var ve bunu ilgilendiren bir suç ise, rüşvet, zimmet ve kaçakçılık  ise suç doğrudan takip edilebilir (yani suç: zimmet, kaçakçılık ve rüşvet iddiası ise). Bir de ağır cezayı gerektiren suçüstü hali: örneğin bir sağlık çalışanı herkesin gözü önünde hastaya bir zarar vermişse ve bu zararda ağır cezayı gerektiren bir zarar ise (hakaret ve müessir fiil  ağır cezayı gerektirmez) doğrudan soruşturulabilir. Ağır cezalar 6 yıl veya daha fazla cezayı gerektiren suçlardır. Örneğin hırsızlık ağır cezayı gerektirir. Örneğin bir sağlık çalışanının bu şekilde suçüstü olarak hırsızlık yaptığı tespit edilirse doğrudan soruşturma yapılabilir. Ama bence her türlü hasta hakkı ihlali hasta hakları birimi ve kurullarının görev alnı içerisine girmektedir, malpraktisde dahil.  Bütün delilleri toplama işlerini bu uzman birimler yapmalı. Çünkü savcılar hukuk eğitimi almış kişilerdir ve sağlık hizmetlerini bilemezler. Bu amaçla konuyu savcılara bırakmaktan yana değilim ve bunun teknik altyapısının hasta hakları birimlerince oluşturulması gerektiğine inanıyorum.

Memurların sadece görevi sebebiyle işledikleri suçlar izne tabidir. Görevi sırasında işlenen her suç görev sebebiyle değildir. Görev sırasında hekim sigara içiyor, görev sırasında hasta ve yakınını tokatlıyor memur bunların izne tabi tarafı yoktur. Çünkü bunlar görev sebebiyle değildir ve görev ile ilgisiz şeylerdir bunlar ve görev sırasında olması önemli değildir. Görevi ihmal ve görevi kötüye kullanma, bu kanunun en tipik suçlarıdır.  Mesaide bulunması gereken zamanda bulunmadığı için, hastaya gereken müdahaleyi yapmadığı için, vermesi gereken ilacı vermediği için bütün bunlar görev sebebiyle olduğundan, görevi ihmal  ve kötüye kullanmadır ve en çok rastlanılan suçlardır (TCK.m.230 ve 240 görevi kötüye kullanma). Eğer görev sırasında işlenmiş bir suç varsa fakat görevle ilgisizse: görevi yapmanın gereği veya görevi yapmanın gerektirdiği bir davranış değilse (hastaya tokat vurmanın görevle bir ilgisi yoktur) veya tam tersi iğne yaparken yanlış yapıyor iğneyi tamamen görevle ilgili bir şeydir.

             Şimdi mekanizma nasıl işliyor: bir sağlık çalışanının görev sırasında suç işlediği iddia edilirse (herhangi birisi bunu iddia edebilir, bunu kurum da öğrenebilir) bunu savcıya bildirdiğiniz zaman savcı bu konuda toplanması gereken delilleri toplar ve kaymakama veya valiye gönderir. Yalnıza burada yapılan şikayetin uygun olması, şikayetçinin ismini yazması, imzasını atması, adresini bildirmesi veya neyi neden suçladığını açıklaması zorunludur. Eğer soyut nitelikte ise bu dilekçe işleme sokulmaz zaten. İddianın açık ve net olması lazım. Zaten asılsız ihbar varsa ve sağlık çalışanı zaten asılsız nedenlerle suçlanmışsa, soruşturma geçirmişse bu durumda kanun gereği savcılığın doğrudan o suçlama yapan kişi hakkında suçlama yapması lazım (m.15/1). Resen soruşturmaya geçerler deniyor ama savcılar bu soruşturma işini genelde ihmal edebilmektedirler. Bu  nedenle bizim bu konuda bir dilekçe ile hatırlatma yapmamız gerekebilir, zarar gören kişi olarak. Bu dilekçede, hakkımda ağır bir suçlama vardı fakat bunun asılsız olduğu ortaya çıktı ve bu suçlamayı yapan kişilerin cezalandırılmasını istiyorum dersiniz. Ayrıca savcının resen yapacağı soruşturma dışında adliyeyi boşu boşuna işgal etmeyin, yani yeni beyanda bulunmayın ancak tazminat davası da açabilirsiniz o kişinin size verdiği zararı gidermek amacıyla.

            Vali veya kaymakam bir muhakkik tayin ediyor ve soruşturmayı yapıyor. Bu soruşturmada görev alacak memurun suçlanan memurdan üstünde olması gerekir. Aynı statüde olmamaları gerekir. Hemşire için hemşireyi değil de en azından başhemşireyi görevlendirmek gerekmektedir. Hekimler içinde en azından klinik şefi olabilir ve bunun içinde sağlık ilk müdürlüğünde müdür ve müdür yardımcıları görev yapıyor daha çok.

            Yetkili merciin belirlenmesinde suç tarihi esas alınır. Memur bir yanlış yapmış ve sonra görev yeri değiştirilmiş bu esnada şikayet edildiği durumlarda gittiği yer değil suç işlendiği tarihteki amirin iznine dahildir.

            Vali veya kaymakam bir ön inceleme yaptırıyor ve ön inceleme sonunda savcının soruşturma yapabilmesi için izin veriyor yada soruşturmaya mahal yoktur diye bir sonuca varıyor. Bu da mümkün. Eğer üstünü örtme deriz ya yani sağlık personeli korunmuşsa hem savcının hem de itirazda bulunanın itiraz etme hakkı var, nereye 10 gün içerisinde Bölge İdare Mahkemesine ve merkezde olan uygulamalar bakımından da Danıştay’a. İtirazlar 3 ay içerisinde incelenir ve karara bağlanır. Eğer idare memurunu korumuş şeklinde bir itiraz varsa ilgili idarede buna itiraz edebilir veya savcılık tarafından soruşturma izni verilen suçlanmış memur da itiraz etme hakkına sahiptir (10 gün içerisinde bölge idare mahkemesine).  Bu durumda da bölge idare mahkemesi kararını 3 ay içerisinde bildirmek zorunda ve savcının görevini yapabilmesi için beklemek durumundadır.

            Diyelim ki soruşturma izni verildi ve savcı soruşturmaya el koydu. Savcı inceleme yaptı ve memurun suç sayılabilecek bir kusuru yok ve disiplin cezasını gerektiren bir konu olduğu anlaşıldı. Savcı takipsizlik kararı verilir ve dosyayı kuruma gönderir. Ancak buna rağmen kurum yine bir disiplin soruşturması yapıp memuruna disiplin cezası verebilir. Bir kimsenin ceza davasında ceza almamış olması, beraat etmiş olması disiplinsizlik nedeniyle ceza almamasını gerektirmez. Mesainize 10 dakika geç gelmeniz suç değildir ama disiplinsizliktir ve savcıyı da ilgilendirmez.

            Savcı konuyu ciddiye alırsa iddianame hazırlayarak dava açar. Ceza hakimi iddianame doğrultusunda mahkumiyet kararı vermeyebilir. Bu da mümkün.

            Ceza sorumluluğunu burada noktalayalım. Şimdi sırada tazminat sorumluğu var. Eğer bir zarar söz konusu ise veya insanlar üzüntü ya da elem, keder duymuşlarsa böyle bir durumda da hem maddi tazminatı hem de manevi tazminatı söz konusu olabilir. Bu konuyla ilgili olarak Asliye Hukuk Mahkemelerine dava açılabilir. Yalnız burada da ilginç bir konu var: Anayasanın ve 657 sayılı kanunun öngördüğü bir hüküm: memurlar görevleri nedeniyle sağlık hizmetlerinden yararlanan 3. kişilere zarar verirlerse zarar gören kişiler tazminat davasını zarar veren kişiye değil sağlık kuruluşuna karşı açabilirler. Bu da memuru koruyan başka bir kanundur. Bunlar doğru mu değil mi? Ben çok doğru bulmuyorum. Biraz içine girersek haklı görünebilen tarafları var ama çok da katı uygulanıyor. Bunun mantığı şu tazminat davasını siz önce kuruma açıyorsunuz, kurumdan tazminatı alıyorsunuz sonra kurum ve kişi kusurlu ise kurum rücu yoluyla tazminatı ilgili kişiden tahsil ediyor. Burada da yanlış bir uygulama var kurum herhangi bir vatandaşa tazminat ödemek zorunda kalsa bunu kişinin maaşından kesiyor. Bu tamamen yanlış bir uygulamadır ve maaşından kesemez. Memur hakkında disiplin soruşturması yapmalıdır ve memurun bu konuda kusurlu bulunup bulunmadığını tespit etmelidir ve ancak ondan sonra memurun hangi oranda kusurlu bulunduğu tespit edilir ve tabi ki bu disiplin soruşturması da yargı süzgecinden geçecektir ve ancak ondan sonra memurun maaşından parayı kesebilirsiniz.

            Tazminat davasının kuruma karşı açılabilmesi için zararın kamu hizmeti ile ilgili olması, görev sebebiyle ortaya çıkmış olması aranır. Eğer görev ile doğrudan ilgisi yoksa  kurumu dava etmeye gerek yoktur.

            Kişisel kusur ve hizmet kusurları hukukçular olarak üzerinde durduğumuz en önemli unsurdur. Bir belediye otobüs şoförü belediyeye ait bir aracı görevi esnasında bir kişiye çarparak yaralasa veya birine zarar verse belediyeye karşı dava açıyorsunuz. Eğer şoförün kişisel kusuru varsa örneğin alkollü araç kullanıyorsa doğrudan şoförü dava edebilirsiniz. Sağlık çalışanı da görevini yaparken bir kusurdur, komplikasyondur gibi konularda kurumu dava edebilirsiniz.

Fakat sağlık çalışanının, görevini yapmasıyla hiç ilgisi olmayacak bir şekilde (kasıtlı olması belki de kişisel kusur ayrımındaki en önemli kriter budur) kusurlu olduğunda bu kişisel kusurdur ki vatandaş bu konuda kurumu dava etmek zorunda değildir ve doğrudan personeli dava edebilir. Mesela bıçak parası dediğimiz uygulama budur. Bunun için de izne falan gerek yok ve memurun yargılanması kanunu da ilgilendirmiyor ve doğrudan savcılar bunu takip ediyorlar.

            Borçlar Kanunu der ki, bir kimse kasden veya ihmal yoluyla veya tembellik veya kayıtsızlık yoluyla, ilgisizlik, tedbirsizlik yoluyla bir kimseye zarar verirse o zararı karşılar. Bu zararın boyutu nedir, bu çok teknik bir konudur. Yani zararın kapsamına neler girer. Burada ölümle ilgili bir düzenleme var (m.45). Yaralama sırasında bütün tedavi giderleri, mesleğini icra edip edememesi, çalışamadığı günlerin tazminatı bütün bunlar ele alınır. Amerika’da Avrupa’da bunlar çok yüksek meblağlardır. İnsanın değeri orada biraz daha fazla görünüyor. Ama bizde biraz düşük tutuluyor bunlar. Mesela bizde en tipik bildiğimiz şeyler karısını aldatarak boşanmaya neden olan eşten alınan manevi tazminat bizde 1 milyar 2 milyar civarındadır. Bunlar çok komik rakamlardır ve batıda bu rakamlar en az 100 milyar civarındadır. Biz biraz insana böyle bakıyoruz. Burada da böyle, onu söylemeliyiz ve maalesef rakamlar çok düşük tutuluyor. Cenaze giderleri: ölmüşse; iş kaybı zararı, destekten yoksunluk zararı bir kimse öldüğü zaman onun ölümünde kusurlu kişiler onun ailesine yakınlarına artık ailesine bakamayacağı için, destekten yoksun kaldıkları için yüksek olan tazminat budur ve yüksek miktarda tazminat ödemek zorunda kalırlar.

Bir de sağlık personelinin mesleki sorumluluğu konusu. Hekimlerin özellikle ilgileneceği bir konu. Tabip odalarına, diş hekimleri odalarına şikayet edilerek onların işlem yapmaları sağlanabilir. Yine hatırlarsanız bir hekimle ilgili olarak İstanbul Tabip Odasının aldığı önemli bir ceza vardır. Geçici meslekten alıkoyma cezası var örneğin veya oda bölgesinde çalışmayı önleyecek karar verme yetkileri vardır tabip odalarının. Bir hekim oda bölgesinde 3 defa meslekten alıkoyma cezası almışsa oda bölgesi dışına çıkartılır

Alıkoyma cezası 15 günden 6 aya kadar mesleğini icra etmesi önlenebiliyor. Bu özellikle serbest de çalışabilen hekimler açısından önemli bir yaptırım oluyor. Buna da mesleki sorumluluk diyoruz.

Şimdi geçici meslekten alıkoyma cezasını gerektiren örnekler var, bunlar disiplin yönetmeliğinde var olan şeyler. Bilimsel geçerliliği kanıtlanmamış yöntemlerle tanı ve tedavi yapmak, bilimsel yetersizlikle hastaya zarar vermek, insan onuruna yakışmayacak şekilde işkence yapmak, acil hastalara gerekli tıbbi tedavileri ve sevkleri geciktirmek, birden fazla muayenehane açmak gibi bir takım şeyler var.

Bir de idari sorumluluklar var. İdari sorumluluk dediğimiz şey bütün sağlık hizmetlerinin sunulması sırasında Başhekimliğin şikayet üzerine veya doğrudan gördüğü herhangi bir kusur ve eksiklik varsa başhekimlik kurumun amiri olarak her düzeydeki maiyetinde çalıştırdığı tüm sağlık personeli hakkında disiplin soruşturması açabilir ve ceza verebilir. Nitekim bizim örneğimizle ilgili olarak hasta hakları birim sorumlusu bunun altyapısını hazırlayarak hasta hakları kuruluna sevk edeceği ve hasta hakları kurulunun bir tavsiye kararı olarak başhekimliğe sunulacağı kusur raporu diyelim başhekimlik tarafından icra edilecek. başhekimlik, şimdi o zaman hasta hakları kurulunun aldığı rapora dayanarak, hasta hakları kurulunun yaptığı incelemeyi bir disiplin soruşturması olarak görüp doğrudan ceza vermek yetkisine sahiptir. Bunun için tabii bir tek önemli şart var, devlet memurları kanununda suçtan memurun savunmasını almak. Savunmasını almadan ceza vermek anayasaya aykırıdır. 

Konu Hakkında Sorular 

 Soru: Hasta hakları birim sorumluları sağlık müdürlüğü tarafından atanır diye yönergede bir madde var. Biz bu madde doğrultusunda sağlık il müdürlüğü, valiliğe benim ismimi verdi ve valilik onayı ile atamam gerçekleştirildi. Şimdi bu konumum benim diğer araştırmam veya bilgi toplamam gerektiren kişi ve olaylarda ne kadar etkili olacak. Örneğin bir müdür yardımcısı ya da başhekim yardımcısı ya da birim şefi söz konusu ise  ben ondan rahatlıkla bilgi ve belge isteyebilecek miyim buna dayanarak ve buna itiraz gelirse ne yapmamız gerekir?

Cevap: Önce şunu söyleyeyim. Ben burada, hukukçu bir akademisyen olarak konuşuyorum. Bu konuda son sözü söyleme yetkisi elbette Sağlık Bakanlığı’na aittir. Sağlık Bakanlığı uygulamanın hangi içerikte olacağını uygun görürse o yönde bir talimat gönderilir ve siz o doğrultuda işlem yaparsınız.

Ama bana sorulsa şöyle cevap verirdim: bence hasta hakları biriminde görevli olan personelin her düzeydeki yani Başhekim de dahil olmak üzere sağlık personelinden bilgi alma ve bilgi isteme hakkı olmalıdır, yetkisi olmalıdır. Yönerge konusunda, Tevfik hocam ve ekibimizle birlikte yaptığımız bazı katkılar oldu. Oradaki uygulamalar da zamanla şekillenecek, onu da  öyleyeyim. Ayrıca her türlü bilgiyi alabilmesi için de, birim sorumlusunun rahat bir konumda olması lazım. Mesela, Başhekimlik karşısında personelin en önemli rahatlığı ve güvencesi, görevinin sona erdirilememesidir. Bunun için de en önemli güvence, benim açımdan Sağlık İl Müdürlüğü tarafından atanmış olmasıdır.

En sağlıklı çözüm ise, hasta hakları uygulamaları konusunda Sağlık İl Müdürlüğü nezdinde bir hasta hakları kurulunun oluşturulmasıdır. O zaman bütün başhekimliklerin bütün birimlerin Sağlık Bakanlığı adına ildeki tüm sağlık hizmetlerini organize etmekle görevli bir amir konumunda olduğu için Sağlık Bakanlığının taşradaki temsilcisi olduğu için bu tür koordinasyonu yaptığında daha etkili olur. En önemli engel bence hasta hakları birimi sorumlularının görevlerini zorlaştıracak şey kendi idarecilerine karşı rahat olamamaktır. Bunu da sağlamak gerekmektedir.

Soru: İlgili kişi cevap vermediğinde?

Cevap: Ben o noktada rahat olmanızı öneririm. Hasta hakları birimi sorumlusu ille de her bilgiyi almak zorunda değil. Cevap vermediği durumu bildirirsiniz. Sağlık İl Müdürlüğü zaten çok şeffaf şekilde benim çok hoşuma gitti ben böyle bir uygulama görmedim doğrusu. Siz belki gördünüz ama ben görmedim hukukta da böyle bir şeffaflık olsa çok harika bir şey olur. Bakanlık nezdinde, internet üzerinde bütün şikayetlerin izlendiği görüldüğü bir sistem bence müthiş bir denetimdir. Kimse bunu öyle göz ardı edemez, bunu örtbas edemez ve personeline zarar vermeye çalışamaz. Ama bu biraz işin ilk kısmı, başlangıç. Hasta hakları birimi sorumluları zannediyorum zamanla ki siz bunların öncüleri olacaksınız Sağlık Bakanlığı tarafından atanan bir “ombudsman” gibi çalışacak. Bu şu anda böyle ama onu biraz normal karşılamak gerekiyor. Her iş böyledir sosyal ilişkilerde mükemmeli bulamazsınız.

Soru: Birim sorumluları sosyal hizmet uzmanı veya psikolog olarak atanıyor. Buna karşın şikayet edilen kişi hekim ise karşısında bir hekim görmek istiyor. Biz hekimsek eğer bizi dinleyen kişi bizim astımız olmamalı.

Cevap: Anlıyorum. Hasta hakları birim sorumlusunun görevi hekimi sorgulamak, yargılamak değildir. Yani, doktor bey siz yanlış yaptınız demek değildir. Doktor bey sizinle ilgili şöyle bir iddia var, hakkınızda böyle bir şikayet var, bu konuda sizin bana vermek istediğiniz bir bilgi varsa ben bunu almak istiyorum, demekten ibarettir.

Soru: Bunu biz biliyoruz ama hastane geneline bakanlık nasıl anlatacak.

Cevap: Kimse yanlış anlamasın. Hakimlerde de aynı şeyi gördüğüm için söylüyorum: Hekimler ile hakimler için ciddi bir yönetilme sorunu vardır. Pek yönetilmek istemiyorlar. Orda ciddi bir zorluk olduğunu kabul ediyorum. Yani başhekimler de hekimleri yönetmekte zorlanıyor, orada da nasıl yapacaklar ben bilemiyorum.

Soru: Şikayet geldi, değerlendirildi, ilgili kişinin kusuru bulunmadı. İlgili kişi ise bu durum karşısında rahatsızlandığını, tansiyonunun düştüğünü konsantrasyonunun bozulduğunu söyledi. Benim bu durum karşısında hastaya karşı bir dava açabilecek miyim veya ne yapabilirim diye bir soru sordu?

Cevap: Çok başarılı olacağını zannetmiyorum.

Soru: Ben bir hekimim, çalışmam sırasında hastanın birisi geldi ve gözümün üzerine bir tane vurdu. Ben davacı olmak istiyorum. Ancak ben orada ben olduğum için değil kamu görevlisi olduğum için bu saldırıya maruz kaldım. Savcılığın bu davayı takip etmesi gerekmez mi?

Cevap: Burada devlet memurunun, devlet memuru olarak görevi sırasındaki işlediği suçlar nasıl ağırlaştırıcı nedense devlet memuruna görevi sırasında görevinden dolayı işlenen suçlar da görevinden dolayı ağırlaştırıcı nedendir. Hani bazı filmlerde vardır, bekçinin yakasını tutarsanız şu kadar cezası var diye. Yani ceza kanunlarımız memura karşı işlenmiş suçları sade vatandaşa karşı işlenmiş suçlardan

daha ağır cezayla çarptırıyor ve savcı doğrudan takip ediyor. Sizde ayrıca şahsi dava dediğimiz savcı takip etmese bile veya savcının davası az cezayla sonuçlansa bile siz de bu dava yoluyla davaya katılabiliyorsunuz.

Soru: Muhakkiklik reddedilebilir mi?

Cevap: Reddedilebilir. Soruşturulan kişiyle akrabalık sebebiyle reddedilebilir. Bunun dışında reddedilemez. Kamu görevidir, disiplin soruşturmasıdır. Ben sağlıkçıyım disiplin soruşturmasından anlamam diyemezsiniz, yapmak zorundasınız.